“Şimdi onlar dünyanın en mutlu insanları.” dedi rehberimiz. O yola neden çıktığımı anladım. Tayland / Adını Bilmediğim Köy

Rehberimiz Nawee, tam da söylediği gibi sabahın köründe geldi pikapıyla.İki günlük bir yürüyüş için anlaştık, gece de onun köyünde kalacağız. Nereye gittiğimiz hakkında hiçbir fikrimiz yok. Italyan Mauro Abi, ben ve Nawee. Önce pazara uğrayıp sizin için yemek alacağım dedi. Benim canıma minnet, o heyecanlı heyecanlı alışverişini yaparken ben de bol bol fotoğraf çektim pazarda.

Okumaya devam et

Reklamlar

Konya’da iki yıl önce ısmarlanan çay, döndü dolaştı Tayland Chiang Mai treninde beni buldu!

Konya’da iki yıl önce ısmarlanan çay, döndü dolaştı Tayland Chiang Mai treninde beni buldu!

Yollarda olmaya aşık olmayayım da ne yapayım ben?

“Aslında ben de çok seviyorum gezmeyi”dedi.

IMG_3855.jpeg

Ama öyle bırakıp gitme şansım yok yeni ev aldım krediyle.”

Kaç yıl yedin?” dedim.

25” dedi.

Sırıttık acı acı.

IMG_3808

“Çünkü yeni evlendim” dedi. “Eşimin bir eve ihtiyacı var değil mi ya?” Bunu söylerken gözleri parlıyordu.

Meksika’lı eşi, 4-5 aktarmayı göze alıp, noel için memlekete gitmeye karar vermiş ama bizimkisinin o kadar yolu gözü alamayınca karısına iyi yolculuklar dileyip Tayland’a uçmuş.

Ben gitmedim ama kardeşim iki yıl önce Türkiye’ye gitti” dedi. İstanbul ve Konya’ya.

“Hadi İstanbul’u anladım da taa dünyanın öbür ucundan kalkıp gelip neden Konya?” (Hoş tahmin ettim tabii de.)

Kardeşim sufidir” dedi. Kanada’da yaşar ve orada her hafta dergaha gidip sema eder. Türkiye’ye gitme sebebi de oydu. Şanslarına Konya’da da tanıştıkları bir kadın, Mevlana’nın türbesini sırf onlar için açtırmış ve iki arkadaş içeriye girip sema etmişler.

“Yolculuklarının en kıymetli anıydı” diyor.

Bir an gözümde canlandı, Singapurlu kardeş ve Kanadalı arkadaşının Mevlana’da bir akşam üzeri dönüşleri,

IMG_1590.jpeg

“Bir de gittiğimiz her yerde çay ikram etmişler biliyor musun?” diyor şaşkınlıkla.

“Sadece dükkanlara değil evlere bile davet edilmişler çay ikramı için” 

IMG_3856.jpeg

“Eeee bir gelenektir bizde” dedim.

Beş dakika sonra restorandaki görevliyi çağırıp iki çay söyledi ikimize ve ödememe kesinlikle izin vermedi. Gülümseyip “çaylar benden, Türk geleneği” dedi.

IMG_3825

Konya’da iki yıl önce bir Singapur’luya ısmarlanan çay, döndü dolaştı Tayland Chiang Mai treninde beni buldu!

Yollarda olmaya aşık olmayayım da ne yapayım ben?

IMG_3812

 

 

 

Dağın dumanından geçermiş bazen, kalbe giden yol, öğrendim!

10

Dağın dumanından geçermiş bazen, kalbe giden yol, öğrendim!

Bir hayal, iki kadın, sekiz şehir, onlarca köy, ev, dağ, dere…

Üç ay süren ve “Bohçamda Anadolu” adını verdiğimiz yolculuğumuza çıkarken cevaplamakta en zorluk çektiğimiz soru şuydu;

“Peki ama amacınız ne?”

Köyleri dolaşacağız, evlerde konuk olacağız, çocuklarla bir çok etkinlikler düzenleyip hayaller kuracağız, köyden köye çocuklardan çocuklara mektuplar taşıyacağız…

“Peki ama amacınız ne?”

Her şeyden önce kendim için çıktığımı biliyordum bu yola. Bir seyahat tutkunu olarak hikayeleri yerinde dinlemeyi severim ben. Ancak aynı sofrada oturup, göz göze bakarak dinlersem anlayabilir ve bir parçası olabilirim  o hikayenin. Önyargıları(mı) kırmanın en keyifli yoludur benim için seyahat.

2

İşte bu üç aylık seyahatin bir yerlerinde düştü yolum Rize’nin Ayder yaylasına. Bütçemiz her zamanki gibi kısıtlı gıdım gıdım harcıyoruz. Ayder’de konaklama işini “couchsurfing” ile hallettik halletmesine de, turistten iğne atsan yere düşmez Ayder merkezi değil ki bizi çeken. Daha yüksek yaylalara gitmek, dağın dumanına karışmak itiyoruz. Ayder’den Kavrun Yaylası’na giden 10 km’lik toprak yolu, minibüsle hoplaya zıplaya aştık.Buradan da göllere yürüyüş yapacağız.

“Öyle kendi başınıza dağın dumanına karışmak olmaz” dediler. “Yani karışacağınız kesin de, dönüş yolunu bulamayacağınız da kesin.”

1

Böylece tanıştık rehberimiz İbrahim’le. En yakın dostu dağların dumanı olan İbrahim’le. Çekingendik önceleri. Sessizce tırmanıyorduk eteklerden yukarı.

Önce dumanın damlacıkları gıdıkladı burnumu, (yeni bir hikayenin habercisi) Sonra, daha önce hiç tanışmadığım sapsarı çiçeklerin sarhoş eden kokusu geldi buldu beni, doldu burnuma, ciğerlerime.

İşte şimdi burnumun da vardı artık yeni bir hikayesi, daha önce hiç koklamadığı bir hikaye. Durdum, derin bir nefes aldım ve izin verdim burnumla yeni hikayesinin uzun uzun tanışmasına.

4

Bu kadarı yeterdi bile aslında o yola çıkmaya, bitmedi. Bir tepenin ardında çıktı karşıma, elle tutulur gözle görülür bir aşk. Sen yıllarca ülke ülke, şehir şehir gez,ara peşine düş…Benden senden geçip bir olmak de, aynı kalpte atmak, aşk olmak de. Sonra Rize’nin Ayderin’de bir tepenin ardında çıksın karşına, dağ ve gölün bir olan kalbi. İşte şimdi gözümün de vardı yeni bir hikayesi, daha önce hiç görmediği ve o yola çıkmasa asla göremeyeceği bir hikayesi. İzin verdim gözüme, uzun uzun seyretti ve aldı kalbine yeni hikayesini.

5

Suyun kenarında bir yerlerde soluklandık. “Bunlar ne?” dedim İbrahim’e. Koparıp bir tane de bana uzattı. Yabani soğan mıymış ne…. Demek dilimin de varmış, şu hayatta tadacağı yeni bir hikayesi, tattı!.

6

Sonrasında bastığım her bir çimene, çiçeğe hayranlığımı çığlıklarla anlatıp, koklayınca her bir çiçeği, eridi İbrahim’le buzlar aramızda. Zira İbrahim’in kalbine giden yol dağın dumanından geçiyormuş öğrendim.
7

Ertesi gün dedi ki “bırakmam sizi”. Para pul mühim değil, bugün gönüllü rehberim ben. Düştük o gök gözlü, gani gönüllü dağların çocuğunun peşine.

Kaç saat yürüdük, kaç tepe aştık, kaç yeni çiçek gördük, kokladık, tattık, kaç bin tane damlacıkla selamlaştık bilmiyorum.

3

9

Ne zaman ki o da gördü, biz onun dumanıyla tanıştık, derdimizi değil belki ama sevincimizi İbrahim’den önce onun dumanıyla paylaştık, işte o zaman öğrenebildik onun da hikayesini. Bu gök gözlü gani gönüllü çocuğun her gün bu dağlara tırmandığını, yanında kimse olmasa da buralara gelip derdini dağlara anlattığını.

8

Şimdi yazarken dağın dumanının çiği, sarı çiçeklerin kokusuyla birlikte geldi sızlattı burnumun direğini. Ey sevgili İbrahim, şimdilerde her nerede isen, dağının dumanı, gani gönlünün dostu, gök gözünün yeşili eksik olmasın…

Dağın dumanından geçermiş bazen, kalbe giden yol, öğrendim!

P1270729

  • Bu yazı ilk kez Ağustos, 2015 Tarihinde, Burkon Vizyon Dergisi’nde yayınlanmıştır.

Bombalardan korkuyorum ben, hem kötülerinden hem de iyi(!)lerinden…

20150101_134052

Sekiz ay sonra yeniden Urfa Suruç’tayım. O zamanlar Suruç’taki okullara masal anlatmaya gelmiştim. Şimdinin hikâyesi ise farklı. Gelen giden çok artık Suruç’a, iş de çok.

Vardıktan yalnızca on dakika sonra eşyaları kültür merkezine atıp bir depoda buluyoruz kendimizi. Suriye’deki savaştan kaçıp gelenlere erzak dağıtımı için kullanılan bir depo burası. İçeriye girişimizin ikinci dakikasında da pirinçler bulgurlar paketlemeye başlıyoruz.  Beşer kiloluk bulgur pirinç mercimek nohut derken 20 – 30 ar kiloluk büyük paketleri taşımak imkansız hale gelince İsveç’li bir çocuk tutuyor ucundan. Aslında gazeteciymiş ya, yardım ederken kendisini kaybetmiş. Bir ara da birşeyler yazıp göndersem iyi olacak diyor…

“Heval çay!” Buralarda ilk öğrenilen Kürtçe kelime Heval (Arkadaş).  Başka hiçbir ortak şey yoksa Heval var.  Kobane’li Ahmet tutup kolumuzdan çay molası verdiriyor bize. İşe dalıp sen unutsan o unutmuyor. Dolduruyor çayını, şekerini de katıp öyle veriyor. Sonradan başkalarından öğreniyorum, bütün gün bu ağır işlerde çalışan Ahmet meğer savaşta yaralanmış. Kurşun bacağından girip çıktığında kemiğe de zarar vermiş ya o yüzden akşamları el ayak çekilince, kemeriyle bacağını sıkıp öyle dindiriyormuş ağrısını…Boğazı düğüm düğüm yapan hikaye çok burada ama paylaşınca azalır mı çoğalır mı bilemiyorum hala ya ondandır yazıp çizmeyişim.

Öteki,  Özlem’e bir şey söylüyor. “O nereliymiş?” diyorum. “Bilmem” diyor Özlem, “ herhalde gezegenden vicdanlı”. Sonra, telefonu çalıyor ; “Seccadeler, tamam pekii getirmeye çalışırım.” Birkaç gün önce Suruç’a yardım getiren Sulukule’li hip hopçılar, annelerine hediye aldıkları seccadeleri unutmuşlar da depoda, onları istiyorlarmış. Efendim? Savaş… seccade… Kürt… depo… bulgur…hediye… Sulukule… hip hop…anne… Devrelerim yanıyor yine…

10411281_10153093822140984_3781861487768199199_n

(Özlem Lesport’un kadrajından)

20141229_191027

20141229_193514

20141229_191546

(Buradaki diğer gönüllü arkadaşların çocuklarla yaptığı çalışmadan. İnadına düğün dernek kurmuş biri. Öteki Kobene toprağı yazmış, kalp olmuş sonra o toprak, kalp olmuş işte!)

Suruç’a gelen giden çok, iş de çok.Depoda çalışanlar, sabahlara kadar ofiste bilgisayar başında oturanlar, araçlarla sağa sola gidip erzak dağıtanlar. Çok titiz bir çalışma yürütmeye ve tüm yardımları adil bir şekilde bölüştürmeye çalışıyorlar. Kimisi okulunun yarı tatilinde gelmiş, kimisi işten yıllık iznini almış. Gönüllülerin çoğu Suruç’taki Kültür Merkezi’nde kalıyor. İki büyük oda gönüllülere ayrılmış. Bol bol yer yatağı ve battaniye var. Odaların yetişmediği zamanlarda bahçedeki iki büyük çadır kullanılıyor. Banyo ihtiyacı olduğunda duyan bilen biri evini açıyor, kazanını yakıyor. Ben çokça üşüyen biri olduğum için en azımdan saçımı tam kurutabileyim diye kuaförde yıkatayım dedim işte sonrası malum, bayan kuaförü olmayınca, her yer benim evimdir dedik, gerekirse erkek kuaförünün yıkama koltuğu da. “Masaj da yapayım mı abla?” dedi Kadir, yok dedim henüz o kadarına hazır değilim.

20141231_165318

“Heval” dedi biri ikinci gün. “Evlere kayıda gider misin?”  “Giderim de ne yapacağız tam olarak? “Ailelerin kayıtlarını sağlıklı bir şekilde güncellemek istiyoruz ki yardımlar gerektiği gibi ulaşsın.”

Yanımda tercümanım Suruç’lu Mehmet, sekiz saat boyunca tuvalete bile gitmeden onlarca eve girip çıkıyoruz. Açılan her bir kapının ardında 3-4 aile. Her ailede en az sekiz on nüfus. Alel acele demlenen bol şekerli çaylar.

20141230_111930

(Evlerden birindeki çocuk dünyadan…)

Evet, yüzlerce Kobaneliyle tanıştım onlarca eve girip çıktım ama kapılardan birinin ardında, bir kadın, öyle bir kadın, öyle bir endam. Gözlerimi alamadım. Semira teyze. Bakmayın siz benim dandik telefonumun fotolarına. Bir teyzeye aşık olunuyorsa şayet, ben Semira teyzeye aşık oldum. Bir tütün sardı sonra kendine, değme tiryakiler halt etsin. Sözleştik Semira teyzeyle, bütün bunlar bittiğinde Kobaneye gidip misafiri olacağım, bana çay yapacak, oturup dertleşeceğiz iki kadın.

20141230_113100

20141230_113923

Aslında ilk yola çıkış nedenim buradaki çocuklarla birşeyler yapmak, yeni yıla çocuklarla girmekti de, dil problemi ondan daha da önemlisi kamplarda 200 – 300 e varan çocuk sayısı bunu pek mümkün kılmadı. O yüzden ilk iki gün başka işlere el attım ama yılbaşı günü ne olursa olsun çocuklarla olmalı. O sebepten Suruç’a birlikte geldiğimiz ve her gün bir başka çadır kamptaki çocukları ziyaret eden jonglör ve müzisyen arkadaşların çalışmalarına eşlik ediyorum. Neco kamplara ulaşımı tek tekerle sağladığından daha kampa kapıdan girişimiz şenlikli oluyor. Necmi tek tekeriyle önde, yüzlerce çocuk arkasında başlıyor eğlence. Sonrası bol bol müzik, ve keyifli bir gösteri.

10422056_635001769955788_3407472747751087168_n

(Aylin Gökmen’in kadrajından)

20150101_132624

 

10487452_635002526622379_8181126753052396483_n

(Aylin Gökmen’in kadrajından)

Aylin Gökmen

(Aylin Gökmen’in kadrajından)

20150102_160738

(Viranşehir’deki Ezidi kampı gösteri çıkışından)

20141231_144712

Yılbaşı gecesini kültür merkezinin bahçesindeki “Circus Suruç” adını verdiğimiz çadırda geçiriyoruz. Diğer gönüllülerden de uğrayanlar var. Gece yarısı geri sayıma İngilizce başlayıp İspanyolca Türkçe ve Kürtçe devam ediyoruz. Gülüşüyoruz ama tüm gülüşler gibi o da bomba sesleriyle bölünüyor. “Tamam tamam” diyor biri,” merak etmeyin bu iyi bomba, düşmanı vuran bomba.” Savaş öyle bir şeymiş ki bombaları bile ikiye ayıran. İyiler ve kötüler.

20150102_110600

Dillerden korkmuyorum, hevalin hiçbir dilinden, renklerden korkmuyorum, doğanın hiçbir renginden ama bombalardan korkuyorum ben, hem kötülerinden hem de iyi(!)lerinden…

10885458_635002649955700_7264953940760165276_n

(Aylin Gökmen’in kadrajından)

20141231_142442

20150101_131023

20150101_131110

20150101_131131

20150101_131032

20150101_131011

20150101_130238

10407261_635001499955815_5908557741188096495_n

(Aylin Gökmen’in kadrajından “Circus Suruç” ekibi)

 

Tüm dostlarım istifa!

???????????????????????????????

TÜM DOSTLARIM İSTİFA!

diye bağırasım var bugün…

Bırakın hükümeti mükümeti, tüm dostlarım asıl siz, istifa!…

Sonbaharda biraz dinlenirim, sakin sakin evimde (!) otururum diye düşünüyordum ki ne mümkün…  İran çöllerinde bir kervansaraya gidip çok sevdiğim dostlarımla inzivaya mı katılsam, Annem ve Babam’la Küre Dağları’nda sonbaharı mı karşılasam, Bir arkadaşımın çocuklar için hazırladığı düş kurma atölyesinin düşlerinde mi kaybolsam, hayatımı değiştiren AnadoluJam’in ortadoğusu Kasım’da Ürdün’deymiş bir yolunu bulup ona mı gitsem… Bu liste uzayıp gidiyor. Çok mu şanslıyım da çıkıyor bunlar karşıma, tuzum mu kuru ki benim, ya da çok mu özelim? İlk ikisini bilmem de özelim evet, tam da herkes kadar, çok özelim… ve bunu hak ediyorum. (Şu hak edişleri kafama vura vura öğreten dostum Ahmet’e şükranla…)

Yapılacak o kadar çok güzel şey var ki! Çıkın o ofislerden, sonbaharı koklayabileceğiniz bir yer bulana kadar arkanıza bakmadan koşun, buz gibi şelalelerde yıkanın, bırakın çölün hala yakan kumları parmaklarınızın arasına dolsun… Yeminlen “dışarıda” yapılacak o kadar çok güzel şey var ki… Ve bence değmez; bunca keşfedilecek yer, görülecek renk, koklanacak çiçek varken tüm vaktinizi birilerinin cebini daha çok doldurmak için o fanuslarda harcamaya, hatta bırak başkalarınınkini  kendi cebinizi doldurmak için bile değmez…  Hem ilk “cep”i dikenin onu para koymak için dikmediğine bahse girerim! Bırakın cepleriniz şimdilerde dallarından düşen taze cevizlerle dolsun, güvem erikleriyle, meşe palamutlarıyla, sevdiğiniz için topladığınız renkli taşlarla, daha dün Umman’dan öğrendiğim yalancı karabiber pembeleriyle dolsun…

Nerden gelecek bu değirmenin suyu diyeceksiniz, inanın ben de bilmiyorum… Korkmuyor muyum bazen, korkuyorum. Ama gün geçtikçe çok daha az korkuyorum… Çünkü, – en azından- benim değirmenimin suyunun artık bir üst model çamaşır makinası almak için gelmesine gerek yok, onu biliyorum.( İki tişörtün olursa mesela, biri kirlendiğinde onu elde yıkayıp ikincisini giymek çok kolay. İkiye düşemedim henüz ama  çook yakınım ) Ya cicili bicili giyinemezsem diye  korkmanıza da gerek yok. Tecrübeyle sabit, en son, dergahın kullanılmayan eşyalar sepetinden bulup aldığım eteği salına salına giydim, gören herkesler bayıldı! Etek dolaşımının üçüncü ayında, beşinci sahibi(!)nin gününü şenlendiriyor şimdilerde… Ayrıca, annemin diktiği elbiselerin de maliyeti 5 ila 10 tl arasında değişiyor. Takas çılgınlığı da cabası…

 

Bugün itibariyle tam 1 yıl 6 aydır “işsiz”im… Şükürler olsun!

30.000 kilometreye yakın yol…

Hayatımın en uzun seyahati

Hayatımın –yalnız- en uzun seyahati

Yeni keşfedilen ve daha öncekilere de hiç benzemeyen bir ülke(İran)…

Alarmı kurmadan uyandığım yüzlerce sabah, alarmı bilerek ve isteyerek kurduğum, çaldığında da uyanmaya can atarak kalktığım onlarca sabah…

Ailemle, tüm çalışma hayatın boyunca geçiremediğim kadar uzun vakit geçirmeler…

Yüzlerce çocukla yapılan onlarca etkinlik, Anadolu’nun bir ucundan diğerine taşınan yüzlerce mektup

Kırk gün kırk gece müziğin hiç susmadığı bir dergahta kalmak, dönmek, durmak, söylemek, susmak, sonunda bir olmak… Santurla uyuyup, arpla rüya görüp, bağlamayla uyanmak…

Kendini keşfettiren, keşfettikçe güzelleştiren bir çok atölye, etkinlik, toplaşma, buluşma, kamp, yol, yoldaş

İlk istifa kararı aldığımda şunu demiştim.

“ Senede sadece iki haftalık yıllık izinler için yaşıyorum. Onu da tutkunu olduğum seyahat için mi kullanayım, ailemi mi göreyim, arkadaşlarımla mı olayım… Sadece bir yıl işsiz(!) kalmayı başarsam, bir yılda var 52 hafta, o da ne eder 26 yıllık yıllık izin. Sadece bir yıl işsiz kalmayı başarsam feleğe 26 yıllık izin takarım, değmez mi?”

Bugün itibariyle tam 1 yıl 6 aydır “işsiz”im, şükürler olsun!

Bugün itibariyle feleğe 39 yıllık, yıllık izin taktım anacım, sefam olsun 😉

Ne diyordum? Burası çok güzel gelsenize…

TÜM DOSTLARIM İSTİFA!

Sıradan bir Antakya gecesiydi, portakal ağaçlı avluya açılan…

Bugün bizim için en önemli bayram dedi musevi olan, bugün çok özel bir dolunay dedi çakır gözlüsü, bugün benim doğum günüm dedim.

Avluya açılan kapıyı açık bıraktık ve birbirimizden güç alarak, tek tek göğe saldık korkularımızı, kendiliğinden kurulan çemberimizde.

Sonra dua etti sünni olan, inşallah dedi musevi olan, Allah kabul etsin dedi hıristiyan olan. Bilmem ki hangi dinin hangi mezhebindendi gülümseyerek başıyla onaylayan. Sıradan bir Antakya gecesiydi, portakal ağaçlı avluya açılan…

PEACE