BAL GİBİ DE KUTLUYORUM!

Sanırım her şey o paskalya kutlaması ile başladı.Geçen yıl Nisanda, hayatımda ilk kez gittiğim Hatay’ın Samandağ’ında bir gece yarısı katıldığım paskalya kutlaması.

dua

Yaşadığım coğrafyada birileri, her yıl bir gece kalkıp, şık elbiseleriyle kiliselerine gidip coşkuyla sabahın ilk ışıklarına kadar bayramlarını kutluyorlardı ve ben bundan bihaberdim.

Bir taraftan onca yıl başka dostların bayramlarına tanık olamamış, onları doyasıya kutlayamamış olmanın burukluğu ama diğer taraftan da tam da o gün o anda, şafak sökerken, bilmediğim bir köyün hiç bilmediğim insanlarıyla soğuktan titreyerek de olsa  paylaşılan kutlamanın coşkusu, hem de ne coşku!

Bazen bazı duyguları çok kuvvetli hissettiğimde, içime sığmayıp taşacak kadar kuvvetli, ve o an onunla ne yapacağımı bilmiyorsam şayet, o duyguların bana bir kıyağı olur. Gizli bir anlaşma gibi sanki. Tam da o en taşkın, en canlı halleriyle içimde biryerde uykuya dalarlar, ve bilirim ki bir gün hiç beklemediğim bir zamanda ama mutlaka olması gerektiği anda aynı canlılığıyla aniden bana geri gelirler. Öyle de oldu.

Antakya’lı  Terzi Mehmet Amca‘dan aldığım binbir ilhamdan biridir, her yılı kendime “bir şey yılı” ilan etmek. İşte paskalya kutlamasından tam sekiz ay sonra Aralık ayında, acaba 2015 yılı ne yılı olsun diye düşünürken, aynı canlılığıyla çıktı dikildi karşıma, kilisenin bahçesindeki coşku.

“TAMAM BULDUM, 2015 YILI KUTLAMALAR YILI OLACAK! “

Dünyanın dört bir tarafındaki dostlarımın festivallerini kutlama ritüellerini öğrenip eşlik ettiğim, bunun yanında kendi hayatıma dair kutlamaları fark ettiğim ve doyasıya yaşadığım bir yıl olacak.

Tam da o günlerde İranlı arkadaşım sevgili Kamyar’dan bir mesaj aldım. Haydi gelin ŞEB-İ YELDA‘yı kutlayalaım. O ne ola ki demeden anlattılar; 21 Aralık yani yılın en uzun gecesi Şeb-i Yelda (Doğum Gecesi) olarak kutlanırmış. Pers mitolojisine göre bu en karanlık gece güneş tanrısını doğururmuş.

O gece, Kuzguncukta bir evde biraraya geldik dostlarla. Tıpkı İranda olduğu gibi, geceyi izledik uzun uzun, yemişler yedik. Kırmızı meyveler ve özellikle nar Yelda gecesinin olmazsa olmazı imiş zira o kırmızı meyveler şafağın kızıl tonlarını ve yaşam ateşinin parlayan korlarını temsil edermiş. Hikayeler anlattık, Hüseyinin sazından nameler dinledik, Farsça Azerice Türkçe şarkılar söyledik ve tabii yine gecenin olmazsa olmazı Hâfız-ı Şirâzî ‘den fallar tuttuk. Her birimiz tek tek… Ve İranlı dostlar yorumladılar Hafız’ın dizelerini. Geceyarısını hep birlikte karşıladık ve güneş tanrısını kucakladık.

20141221_223130

Şeb-i Yelda ile aynı zamanlara gelir aslında, mucizelere olan inancın tazelendiği HANUKA ile tanışmam.

Hanuka bir Yahudi bayramı (imiş). Sonrasında merak edip araştırdığımda birçok farklı hikaye buldum. Benim tanışıklığım ise bu yılki Hanuka’nın ilk günü, Yahudi geleneği ile büyümüş bir arkadaşımın ilk mumu yakmasına tanık olmamla oldu. Onun anlattığı en basit haliyle hikaye şu; bir grup insan, saklandıkları ve ümitlerini yitirmek üzere oldukları bir anda, ölmeye ya da öldürülmeye ramak kalmışken, gaz lambalarında sadece iki saatlik yağ kalır. Artık ümidi tamamen kesip son iki saati beklemeye koyulurlar. İki saat geçer lambanın yağı bitmez, bir gün geçer bitmez. Bir umut ışığıdır artık yanan. Bir gün, iki gün üç gün… Tam sekiz gün boyunca lamba yanmaya devam eder ve yağ bitmez. Sekiz günün sonunda da o insanlar kurtulur. İşte bu mucizeyi kutlamak için her yıl sekiz gün boyunca mum yakılır. İlk gün bir, ikinci gün iki, böyle devam eder. Ortada bir mum olur ve diğer tüm mumlar ondan yakılır.

Hikayelerin hangisi doğrudur, nerede ne zaman olmuştur bilmem ama bildiğim bir şey var;

MUCİZELER OLUR!

Bu yıl 24 Aralık Hanuka’nın son gecesinde ben de mumlar yaktım mucizelere ve size bir sır vereyim mi; 25 Aralık sabahı bana da küçük bir mucize oldu…. 20141223_234836

İşte, henüz yeni yıla bile girmemişken ve sadece niyet etmişken karşıma çıkmıştı iki yeni kutlama. Sonra facebook marifetiyle dünyanın dört bir tarafından arkadaşlarıma bir duyuru yaptım;

“Bayramlarınızı, festivallerinizi, ritüellerinizi benimle de paylaşın. Eşimin dostumun kutlamalarına ortak olmak, festivallerle dolu bir takvim yapmak istiyorum.”

İlk gelen yanıtlardan biri İskoçyalı bir arkadaşımdandı ve bir iki hafta sonra onun evinde Robert Burns gecesini kutlarken buldum kendimi 🙂

Burns, İskoçya’nın ulusal şairi olarak bilinen, 1700’lerde yaşamış, İskoç edebiyatının en önemli kişilerinden biri. İşte her yıl 25 Ocakta, Burns’ün doğum günü şerefine toplanılır, bir yemek düzenlenirmiş ki biz de Colin’in Ataşehir’deki evinde toplandık.  Colin bize, Burns’ün de çok sevdiği hatta hakkında bir şiir bile yazdığı Haggis pişirmiş. Onun açıklamasıyla bir nevi iskoç kokoreçi, bana sorarsan İskoçyanın mumbar dolması Haggis. Burns’ün şiirlerini dinledik, evsahibimiz üşenmemiş çıktılar almış o sayede şiirlere eşlik ettik, şarkılarını söyledik ve gecenin sonunu o şarkılardan birinde dans ederek getirdik…

iskoç son kolaj

Çocukluğumu düşünüyorum. Mutsuz bir çocukluk değildi benimkisi ama şimdi dönüp bakınca ne kadar az  kutlamamız varmış meğer. Bayramları saymazsam şayet, heyecanla beklediğim ve kutlamadan saydığım bir tek yılbaşı geceleri vardı sanki. Bizimkilerin öğretmen arkadaşlarıyla üç aile biraraya gelir, sabaha kadar eğlenirdik. Birsürü çocuk olurduk, harika yemekler yer, oyunlar oynar tombalada hileler yapardık. (Yani aslında Ergin Amca yapardı da iyi ki de yapardı, çok gülerdik) İşte bu tek kutlamada bile sessiz bir anlaşma mı vardı ne? Yoksa ben mi uydurdum bunu?

“Aslında yılbaşını kutlamıyoruz da biz, onun bahanesiyle biraraya geliyoruz işte.”

Kutluyorduk işte, bal gibi de kutluyorduk. 🙂 Ne de güzel yapıyorduk!

Öyle ya da böyle geçiyor hayat. Zor zamanlarım oluyor bazen. Yaslarım oluyor sık sık. Pekii ya kutlamalar? Biliyorum ki aslında hayatım her saniye kutlamalarla da dolu, yeter ki görmesini bileyim.

“Bayramlarınızı, festivallerinizi, ritüellerinizi benimle de paylaşın a dostlar, kutlamalarınıza ortak olmak, festivallerle dolu bir takvim yapmak istiyorum bu yıl.”

( ruhubohcadagezen@gmail.com )

koşarak kutlama

Reklamlar