“Sen masalı seçmezsin, masal seni seçer. Bir gün gelip fısıldar; beni anlat!”

IMG_1050

 

“Sen masalı seçmezsin, masal seni seçer” der Masalcı (Ustam) Judith. “ Bir gün gelip kulağına fısıldar; beni anlat!”

Antakya sokaklarındaki kayboluşlarımdan birinde düştü yolum, Trista Pena Ebru Sanat Evi’ne. Avluda, mekanın tatlı dilli çalışanı Ayfe ile sohbet ederken içeriye girdi “Sofya”. Bir solukta anlattı derdini; Nicedir çok merak ediyormuş burayı, arkadaşlarının da fotoğrafları varmış da, işte sonunda düşürmüş yolunu, kafesi varsa çay falan da içermiş de, yalnızmış ama. “Ben de yalnızım” dedim, “eşlik etmek ister misin?” Üçüncü cümlesi miydi yoksa beşinci cümlesi mi Sofya,’nın; “Beni zaten hiç normal insan bulmaz ki!”

Çaylar, kahveler, açık mavi gökyüzü, ay, bize katılan Sofya’nın arkadaşları, portakal çiçeği kokusu, kilise çanları, kızıla çalan gökyüzü, ezan, ev yapımı vişne şarabı, sela, gece mavisi gökyüzü… Uğurlarken, “Burada zaten hiç yabancı yok ki” diyen, mekanın Filistin’li sahibi…

Uğurlandık ama ayrılamadık. Bir başka kafedeyiz şimdi. Ben Sofya ve arkadaşları.Yine eski bir Antakya evi. Minicik sahnesinde iki gitar ve bir (galiba) tumba. Gitarın tellerine daha ilk vuruşta içerilerde biryerlere dokunan sıcacık latin ezgileri…

Söz nereden açılıyor, nasıl oraya geliyor bilmiyorum, Sofyanın arkadaşı kulağıma yaklaşıp fısıldıyor, “Kızımda öğrenme güçlüğü var ve hatta bir sürü şey daha, ama ben öyle derinden hissediyorum ki güzel şeyler yapacak…”

(“Hatta bazen” der Judith, “sen başka bir masalı anlatmaya hazırlanmışsındır da tam sahneye çıkmışken o masal gelip kulağına fısıldar; beni anlat!)

Tuttum elinden Sofya’nın arkadaşının, onu bundan birkaç ay önceki masal gecelerinden birine götürdüm ve anlattım fısıldayan hikayeyi;

Masal gecesinin konusu “yeniden doğmak”. Ellilerinin başında, güzel, başarılı bir kadın anlatıyor. Ömrü boyunca da güzel ve başarılıymış bence, belki de o yüzden kabullenmekte güçlük çekmiş küçük oğlunun problemli(!) oluşunu. Genç ve yalnız bir anneymiş, hiperaktif ve sürekli problem çıkartan oğlunu yalnız büyütmeye çalışan bir anne. Önce, oğlanın arkadaşları reddetmiş onla oynamayı, sonraları Anne de kabul edilmemeye başlanmış cemiyetlere. Sık sık okuldan çağrılırmış  anne, her seferinde binbir şikayet,  katlanarak çoğalan mahçubiyet, çaresizlik. Kimbilir kaç ay geçmiş böyle ya da kaç yıl. “Sonunda karar verdim diyor, öldüreceğim! Hem kendimi, hem de çocuğu.”

(Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nin 150 kişilik salonunda çıt çıkmıyor, ve  kim bilir kaç suçlu(!) ruh bu sessizlikte usulca özgürleşiyor.)

“Hangi yolla yapsam acaba diye çok düşünüp sonunda arabayla uçurumdan uçmanın en doğru yol olacağına karar verdim. Banyolarımızı yaptık, giyindik, arabaya bindik, oğlumun en sevdiği manzaranın olduğu yere doğru gidiyoruz. Bana sordu;

-Anne nereye gidiyoruz?

-Öbür dünyaya oğlum.

-Yuppiiiii!!! Öbür dünyaya gidiyoruz!

Arabayı çektim uçurumun kenarına, emniyet kemeri bağlı mı yoksa açık mı uçmalı? Hangisinde daha az acı çekeriz acaba? Sonra nasıl oldu bilmem, tıp eğitimi sırasında hocalarımızdan birinin söylediği aklıma geldi. Böyle bir buhran anından çıkılabilmesi için, şiddetli, fiziksel bir acının gerekliliği. Hemen bulduğum bir çakıyı etime batırdım ve bu acıyla kendime geldim. Arabayı çalıştırıp, eve doğru sürdüm. Tabii oğlan çok bozuldu öbür dünyaya gidemediğimize…

Ondan kaç zaman sonraydı bilmiyorum. Okuldan çağrıldım. Yine kimin kitabını yırttı, acaba bu kez hangi öğretmeni çıldırttı tahminleri yaparak ve türlü bahaneler üreterek vardım okula. Müzik öğretmeni bekliyor sizi dediler. Gittim odasına, yüzüm düşmüş, mahçubiyetten elimi kolumu nereye koyacağımı bilmiyorum. Buyrun hocam dedim. “Sizin oğlunuzda bir şey var, bambaşka bir yetenek” dedi. Mutlaka müziğe yönlendirmeniz lazım.

Oğlan şimdi 28 yaşında. Avrupanın bilmem ne kentinde, bir senfoni orkestrasında çalan çok başarılı bir obua sanatçısı. Bu hikayeyi de biliyor üstelik. Hatta buna dair bir eser yazmış ve işte o Avrupanın bilmem ne kentinde bir gün, orkestrasıyla birlikte o eseri annesi için icra etmişler.

Yutkunarak gözlerimizi açıyoruz. Sofya’nın arkadaşı ve ben. Otuzbeşinde iki kadın. Antakya’da, bir taş evin avlusunda, iki gitar bir tumba, flemenko ezgileri çalıyor…

IMG_1055

* Judith Liberman her ay Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde yetişkinlere -tabii k çocuklar da katılabilir- masal geceleri düzenliyor. İlk saatinde Judith birbirinden güzel dünya masalları anlatıyor ve ikinci yarısında sahne sizin… Meraklısı şuradan takip edebilir 😉

 

Reklamlar

PC 4480 İstanbul S.Gökçen – Hatay

 

pegasus

PC 4480 İstanbul S.Gökçen  – Hatay

Havalimanına aç gelen bir gezgin olabilir mi Allah aşkına. Dışarıdaki büfeden bir sandviç alsam daha ucuza gelir mi ki? Kaşarlı sandviç, en temizi. “7,5 TL lütfen.”Yok yok sırt çantalı bir gezgin havalimanına aç gelmez.

“Yalnız bu çantayı bu şekilde alamayız efendim. O tripodu ya sırt çantanızın içine koyacaksınız ya da çantayı şu tarafta sardıracaksınız.” İçine mi, o mümkün değil, zaten zor kapattım 13 kiloluk çantayı. İlk defa tripodum oluyor benim, nerden bileyim. Adam poşeti sardıkça sarıyor çantanın etrafına. Dünyaya verdiğim onca zarar yetmiyormuş gibi bir de bunca plastik atık oluşturdum… Kafamı kaldırıyorum ve 5 Euro / 15 TL. Neeyy? Bu vicdan azabı için bir de 15 TL mi ödeyeceğim? Ödüyorum paşa paşa… Bu kafayla gidersem üç aylık yolculuğun bütçesini bir ayda yerim ben…

Bari, en azından cam kenarından bir yer istemeyi akıl etseydim. Kafam nerelerde ki benim? Yaşlı bir teyze kurulmuş cam kenarına. Ne yaptığını benden iyi bildiği kesin. “Hayırlı yolculuklar teyze” diyorum, saygıyla. Diğer yanıma da gençten güleç yüzlü bir kız oturuyor. Aslında cam kenarı da onunmuş bu arada. Burada benim dışımda herkes biliyor galiba ne yaptığını. Yorgunum, uykusuzum, pek konuşasım yok. Uyuklamaya başlıyorum kalkıştan hemen sonra…

Bir saat mi ne geçmiş sohbete başladığımızda. “Öyle miii, ilk gidişiniz demek Antakya’ya. Kesin çok seversiniz. ”Kelime seçimi, vurgusu, mimikleriyle beni kendine hayran bırakan, kibar yol arkadaşım İrem.

“Benim bir Hacer Abla’m var, o da sizin gibi dışarıdan geldi Antakya’ya. İki buçuk yıl oldu gidemiyor. Aslında sizin yanınıza ilk oturduğumdan beri bana onu hatırlatıyorsunuz; yüz hatlarınızın yumuşaklığı, gülümsemeniz…”

Sonra enerjiler, çakralar, reiki yoga meditasyon konuşur buluyoruz kendimizi, çiçeği burnunda hukuk öğrencisi İrem’le. Ama onun Hacer Ablası mutlaka sohbetin biryerlerinde…

“Aslında misafir bile ederdi sizi, tanısaydı. Öyle iyi anlaşırsınız ki” diyor İrem ve o an bir kıvılcım çakıyor, kaybettiğim aklım az da olsa geri geliyor galiba. Yok ama bu kadar da tesadüf (!) olabilir mi? Pardon, soyadı neydi bu “Hacer Abla” nızın?

“……. ” Tahmin etmeliydim! 🙂 Ahh galiba tanıyorum “Hacer Abla”nızı. “Hatay’a gidiyorum dostlar kimin tanıdığı var?” çağrıma ilk gelen cevaptı. Çok sevdiğim bir arkadaşım mutlaka tanışmalısın demişti, hatta yazıştık da kendisiyle ama henüz haber verememiştim geliş tarihimi… Basıyoruz kahkahayı…  Mutlaka görüşelim diyerek ayrılıyoruz. Hacer Ablayla birlikte tabii…

-Yolculuğun ilk hikayesi böylece alıveriyor beni içine, henüz Antakya’ya bile tam olarak varmamışken. Bitti mi sandınız burada? Ben de öyle sanmıştım 😉 –

Ertesi gün ilk iş, en sevdiğim şeyi yapıp kayboluyorum eski Antakya sokaklarında. Bir avludan içeriye girmiş, oradaki bir çalışanla sohbete yeni başlamışken içeriye bir kadın giriyor. Bana bakıyor, birkaç adım daha atıp tereddütle soruyor, “Pardon isminiz Hülya olabilir mi?”

“Hoşbulduk, Hacer Abla!”

Sahi, umudun kokusu olur mu?

“Demir eksikliğinden” dedim. “Hem doktor da öyle demedi mi?” “Nasıl ayakta duruyorsun bu kan değerleriyle?” dediydi ya. İşte yorgun da düşünce vucut. İki gün öyle ateş falan… Yoksa pazar akşamı seçim sonuçlarının açıklanması sonrası memleketin hali, ümitsizliğe kapılmam, herşeylerden vazgeçesimin gelmesiyle hiçbir alakası yok bu hastalığın…
Ama ümitsizliğe kapıldığım da bir gerçek dedim. Hiçbirşey yapmak gelmiyor içimden.

“Hayır!” diye itiraz etti vakit kaybetmeden. “O umudu korumamız gerek!”

Durup dururken çıkagelen bir eski sevgili. -Yıllarca herkes tarafından Polyanna olmakla suçlanan ben, dünyanın en gerçekçi adamlarından biri olan o- Sanki vakti zamanında ödünç aldığı umudu geri vermek için en uygun zamanı kollamış da işte tam da o gün, en çok ihtiyacım olduğu anda, aldığından da çoğunu vermek istercesine…
“Şimdi vazgeçemezsin, hiçbirimiz geçemeyiz. Mücadeleye devam etmek, hatta asıl şimdi başlamak, özgürlük alanlarını genişletmek…” bişeyler bişeyler dedi. Ateşten tam da dinlemedim ya bendeki yankısı koca koca adımlar atmak, çarkların dişlileri arasına girmek….vs oldu. Dedim ya demir eksikliği ve ateş. Öyle koca koca adımlar atacak, mücadele edecek gücüm yok be adam dedim. “Yolculuğa çıkıyorsun ya işte” dedi, ” En iyi bildiğin şeyi yap öyleyse”.

Bir an düşündüm, nasıl geçen yıl Mersin’deki çocuğun Mektubunu Siirtte’kine, Tunceli’deki çocuğun mektubunu Rize’dekine götürmek ve hiç tanışmadan arkadaş etmek onları, heyecan veriyorduysa bana, yeni yolculuğumda da demir eksikliğine rağmen enerji bulacağım ve heyecanlandığım birçok şeyi hatırladım…

İşte bu konuşmadan iki gün sonraya denk düşer Sibel’imin sınıfındaki çocukların bana yaptıkları sürpriz. Sınıfı ilk ziyaretimde anlattığım bir masalı ezberlemekle kalmamış bir de tiyatro oyunu yazmışlar. Büyük bir ustalıkla ve gururla sergilediler defalarca prova ettikleri oyunlarını ve onlar oynarken ben titredim heyecandan. Yolculuk öncesi bir kez daha buluşmak için sözleştik. O buluşmada, Hatay’da henüz tanışmadıkları arkadaşlarına yazdıkları mektupları da verecekler ve yeni masallar anlatacağız birbirimize… Bir de tabii Nisa’nın sözü var. O da çok seviyormuş benim gibi ellerine kına yakmayı. Onlarınki özelmiş ama. Babaannesi Sivas’tan getiriyormuş; “gelin kınası”. İlla sana da getireceğim Hülya Abla dedi. Yola çıkmadan yakarsın. Nisa’nın minicik ellerindeki kınayı kokladım doyasıya… Sahi, umudun kokusu olur mu?

sibel sınıf145326