Evimde hissettiren “misafirperverlik ağları”

Gezginliğimin olmazsa olmazı misafirperverlik ağları. Bundan yedi yıl önce “hospitalityclub” ile başlayan maceram, 2008’den beri couchsurfing (www.couchsurfing.org )üyeliği  ile devam ediyor.

Bilmeyenler için, nedir misafirperverlik ağları?  “Tanrı misafiri olma” ve “tanrı misafirini ağırlama” halinin internet üzerinden bir site vasıtasıyla yapılmış şekli bence. Seyahatleriniz sırasında sizi gönüllü olarak ağırlamak isteyen bir üyede misafir olabilir veyahut da gittiğiniz yerdeki bir üye ile buluşup şehri birlikte gezebilir ya da sadece sohbet etmek için buluşup gittiğiniz yerle ilgili kitaplarda bulamayacağınız birçok bilgiyi edinebilirsiniz.

İlk duyulduğunda çılgın ve ürkütücü gelebilecek olan bu fikir,  bence, benim seyahatlerimi daha güvenli kılan en önemli etkenlerden biri. İyi bir referans sistemi ile çalışan site, henüz bir ülkeye, şehre varmadan orada bir arkadaşınız varmış gibi hissettiriyor çoğu zaman. Bu sayede birçok ülkede birçok güzel insanla tanıştım, birçoğuyla da çok yakın arkadaş oldum. Bu ağların bir kötü tarafı olsa olsa insanı yoldan çıkarması ya da daha doğrusu yola çıkartması olabilir. Zira üye olduktan sonra bir çok gezgini ve tabii ki onların hikayelerini konuk etmeniz an meselesi.

Sadece yurt dışı seyahatlerimde değil, yurt içi seyahatlerimde de couchsurfing’i sıkça kullanırım. Bir şehre gitmeden önce o şehirdeki üyelerle yazışıp, gezilecek görülecek yerler ile ilgili fikir alır, fırsat yaratıp mutlaka birkaç üye ile buluşur, sohbet ederim. Antakya’da bu vasıtayla buluşup tanıştım Muhammed’le.

muhammed

 

Muhammed  Suriye’li,  buradaki yardım kuruluşlarından birinde çalışıyor. Bir öğle sonrası buluşup, uzun uzun sohbet ediyoruz. Sonrasında Antakya uğrağım boyunca sık sık biraraya gelip, hoş beş ettiğim bir arkadaşım oluyor.

Halep’li olduğunu duyar duymaz anlatmaya başlıyorum, yolumu Halep’e de düşüren maceramı;

-Aslında Suriye’ye bir kez gittim. Bisikletçi bir grupla. Malta’dan bir grup bisikletçi her yıl farklı bir rotada yaklaşık 2000 km yol yapıyorlar ve bu yolculuk sayesinde böbrek hastaları için bağış topluyorlar. Benim katıldığım yıl rota olarak İstanbul- Şam belirlenmişti ve gruptaki tek Türk,  üniversiteden arkadaşımdı. Bizimle gelip destek olmak ister misin diye sorduğunda tabii ki üzerine atladım bu teklifin. 18 bisikletçi ve yanlış hatırlamıyorsam 17 destek ekibi üyesi iki haftaya yakın yollardaydık. Halep’e de uğradık.”

lc kolaj

– Hmm sanırım o grubu biliyorum, diyor Muhammed.

– Muhammed’cim o grubu nereden bileceksin. Birçok bisikletçi grup geçmiştir Halep’ten, onlardan birini duymuşsundur sen.

– Hayır hayır, bu grubu biliyorum. 2010 muydu, yok değil 2009. Maltalı grup, evet böbrek hastaları için.Gruptan bir arkadaş da couchsurfing üyesiydi, sizlerle buluşup tanışmam için bana mesaj atmıştı da benim son anda bir işim çıktığından sizinle buluşmaya gelememiştim.

İnanamıyoruz. Beş yıl önce Maltalı bir grup tarihinde ilk kez böyle bir amaçla Suriye’ye gidiyor, yalnızca bir gece Halep’te kalıyorlar, Muhammed bu grupla tanışmaya niyet ediyor ama bir aksilik çıkıyor ve bundan beş sonra Antakya’da oturup çay içiyoruz. Couchsurfing ile ilgili söylemeyi unuttuğum en önemli şey;

Dünyayı küçültüp, dünyanızı genişletir! 😉

 

* Couchsurfing dışında da miafirperverlik ağları var. Benim şu an ilk aklıma gelener https://www.bewelcome.org/ ve daha çok bisikletçiler için olan https://tr.warmshowers.org/.

 ** Çok fazla bilgiye boğmamak adına couchsurfingin güvenli kullanımı ile ilgili detay yazmadım ama merak ettiğiniz herhangi bir şey olur ise ruhubohcadagezen@gmail.com’dan sorabilirsiniz. Bildiğim kadarıyla paylaşırım 😉

Paskalya var dediler, kutladık…

Gece saat 23:00. Kilisenin bahçesi yavaş yavaş kalabalıklaşmaya başlıyor. Özenle giyinmiş kadınlar ve erkekler. Erkeklerde mutlaka takım elbise, kadınlarda ise şık döpiyesler yüksek ökçeler ve gençlerin olmazsa olmazı mini etekler.

Antakya merkezdeki Katolik Klisesi’nde paskalya ayini başlamak üzere. Peder önce herkesi bahçeye davet ediyor. Dualarla birlikte Hz. İsa’nın dirilişini simgeleyen mumlar yakılıyor ve ilahiler eşliğinde salona giriliyor…

bahçe ilk

mum yakış

bahçe yürüyüş

 

Dualarla başlıyor gece. Sonrasında incilden bölümler okunuyor. Her seferinde, biri çıkıp okunacak bölümle ilgili kısa bir bilgi veriyor, daha sonra başka biri o bölümü okuyor ve sonunda bir başkası kürsüdeki yerini alıp bununla ilgili bir ilahi çalıp, söylüyor. Birçok gitarist var  kürsüdeki soliste eşlik eden. Her bölümü açıklayan, okuyan ve ilahisini seslendiren kişi değişiyor, böylelikle topluluğun büyük bölümü törene aktif olarak katılmış oluyor. Tüm okumalar Türkçe olunca ben de katılabiliyorum ilahilerin ikinci tekrarlarına 😉

dua

 

ilahi

Birkaç bölüm okunduktan sonra Peder okumalara ara verip, topluluğa soruyor; “Kim bu bölümlerle ilgili hissiyatını paylaşmak ister?”  Üç-dört kişi can-ı gönülden paylaşımlarda bulunuyor. Ben dilinden, hissettiklerini, korkularını, tereddütlerini umutlarını anlatıyorlar. Bu kısma bayılıyorum, çok samimi bence. Bir süredir şehirde kurmaya başladığımız çemberlerin, gecenin bir yarısı, bir kilisede kurulmuş hali gibi…

Biraz garip hissediyorum kendimi. Yıllardır aynı ülkede yaşadığım bir grup insan, her yıl, benim biryerlerde mışıl mışıl uyuduğum bir gecede, onlar için çok önemli bir günü kutluyorlar ve ben bugüne kadar bunu hiç paylaşamamışım. Sadece sünni müslümanların olduğu bir kasabada doğup büyümüş biri olarak törendeki herşeye yabancıyım. Tanıdık gelen bir tek şey var o da bayram günlerinde hissedilen heyecan, sevinç ve umut.

okuma

Katolik kilisindeki tören henüz bitmemişken Samandağ ilçesine doğru yola düşüyoruz, . Ortadoks kilisindeki ayin gece 3:30’da başlıyor ve sabaha kadar devam ediyor. Gecenin bir yarısı sokaklar insan dolu. Yine şık kadınlar ve erkekler, uçuşan tiril tiril etekler, elbiseler, saçlar mutlaka fönlü. Tören sabaha kadar sürüyor. Bir ara platformun üstündeki bir grup erkeğe gözüm takılıyor. Birşey yapıyorlar ama ne? Birine soruyorum, yumurta tokuşturma yarışı diyor. Bu yarış saatlerce sürüyor, ta ki gün ışıyana kadar.

yumurta kolaj

kilise gece

Sabahın ilk ışıklarıyla ayrılıyoruz biz de kiliseden. Bir teyzenin zorla elimize tutuşturduğu, mis gibi kokan ekmeğimizle…

 

kilise gündüz

Öğretmenim, çilek ağacı oldum ben!

11

Hayal dünyamızın kapılarını açtık bugün. Önce, rüzgarı aldık içeriye. Hayallerimizin toz tutmuş rafları arasında dolaştı, uçuşturdu tozları.

12

Sonra, gözlerimizi kapattık hepbirlikte ve birer ağaç olduk. Herkes kendi ağacını seçti. Kimi uzun bir ağaç oldu, kimi kısa, kiminin mevsimi bahardı, kimininki güz. Ben biz muz ağacıyım dedi biri, bir başkası elma ağacı oldu. Hayal bu ya, çilek ağacı olanımız bile vardı. Çiçeklendi kimisi, arılar vızıldadı filizlerinde, meyvelendi ötekisi, kuşlar nasiplendi meyvelerinden. Kokusunu da duyabildiğimizden emin olunca, hazırız dedik, artık gidebiliriz masallar diyarına.

13

Dünyanın dört bir yanından masallar dinledik ve hayallere daldık. Herkes kendi padişahını gördü dinlerken. Kim bilir, benim çobanım belki daha uzun oldu ötekininkinden, berikinin kuzusu daha tombuldu şu arka sırada oturanınkinden. Ne fark eder! Bugün biz hep birlikte masallar diyarına gittik ve temizledik hayal dünyamızın tozlu raflarını. Padişahlar, çobanlar, kuzular birbirinden farklıydı belki ama hep mutlu sonla bitti hikayeler…

14

Reenkarnasyon!

Sizi Antakya’daki en yakın arkadaşlarımdan biriyle tanıştırayım; Aslı.  İki gündür köylerde, hikayelerin peşindeyiz. Sevgi evlerinde masal anlatmak için izin alma prosedürü komik bir hal alınca – ki bu ayrı bir hikaye-  B planı için yollara düştük biz de; ninelerin anlattığı masalları bulmak, dinlemek, kaydetmek.

aslııı

İkinci günün sabahında, Aslı’yla buluşmaya giderken düşünüyorum. Tanışalı yalnızca bir hafta oldu fakat, güçlü bir bağ var aramızda. Sanki başka bir hayatta çoktan kaynaşmışız. Zaten her sabah çektiğimiz Kabir kartları da sürekli aynı mesajı veriyor bize…

Aslı yokuş demiyor, çukur demiyor, vuruyor arabasını köy yollarına. Zaman zaman cennet köşelerinde çay molası vermeyi de ihmal etmiyor.

 

nilüferler

Yeşilpınar’da, balkonunda zahter ayıklarken yakaladığımız Semiramis Abla, bol kahkasıyla karşılık veriyor selamımıza ve bizi her gün başka bir ninenin yanına gönderiyor. İşte onlardan biri Aliye Nine. Çocukları hem yakınında oturup, hem de bir dediğini iki etmeseler de, dışarıdan birilerinin gelip hikayelerine kulak vermesi çok mutlu ediyor Aliye Nine’yi.  Konuştuğu dili anlamıyorum ama yüzünden okunuyor  mutluluğu…  Ortak bir tek kelimemiz var; Sakarya. Sohbetimizi çeviren Aslı’dan, oralı olduğumu öğrenince durup durup Sakarya diye sesleniyor bana. Meğer torunu bizim orada okurmuş… Bir mektup yazayım da götür torunuma diyor.

Hikayeler ard arda geliyor Aliye Nine’den. Arapça masallar, tekerlemeler, dini hikayeler ve sonunda laf dönüp dolaşıp en heyecanlı kısma geliyor; reenkarnasyon!

aliye nine

Köylerinde hala hayatta olan bir kadın. Aşağı yukarı dört yaşlarındayken, ailesine, beni evime götürün diye yalvarmaya başlıyor. Ağlana sızlana zorla ikna edip yolu gösteriyor. Çocuk önde, aile arkada gidiyorlar tarif ettiği mahalleye, eve. İşte burası benim evim diyor dört yaşındaki çocuk. İçeriye girer girmez de (bir önceki hayatındaki) babasının kucağına atılıyor. Önce inanmıyorlar. Sonrasında eski kıyafetleri çıkartıyorlar sandıktan ve bunlardan hangileri senindi göster öyleyse diyorlar.Çocuk tek tek gösteriyor,  nişanlıyken ona alınan çeyizlik elbiselerini ve sonunda herkes ikna oluyor.

Anlatılana göre, nişanlıyken, üvey annesi tarafından öldürülmüş. Doğal yollardan ölenlerin değil de, öldürülenlerin yeniden dünyaya geldiğine inanıyorlar. En çok da Boğularak ve vurularak ölenlerin.

Henüz yola çıkmadan önce, araştırma yaparken duymuştum Hatay’ın bazı bölgelerinin reankarnasyon hikayeleriyle ünlü olduğunu. Sonrası unuttum gitti.  Ta ki Aliye nineden tekrar duyana kadar.

Ne diyordum, Aslı’yla tanıştırayım sizi, en yakın arkadaşım. Kimbilir hangi hayattan… 😉

 

 

 

 

Sıradan bir Antakya gecesiydi, portakal ağaçlı avluya açılan…

Bugün bizim için en önemli bayram dedi musevi olan, bugün çok özel bir dolunay dedi çakır gözlüsü, bugün benim doğum günüm dedim.

Avluya açılan kapıyı açık bıraktık ve birbirimizden güç alarak, tek tek göğe saldık korkularımızı, kendiliğinden kurulan çemberimizde.

Sonra dua etti sünni olan, inşallah dedi musevi olan, Allah kabul etsin dedi hrıstiyan olan. Bilmem ki hangi dinin hangi mezhebindendi gülümseyerek başıyla onaylayan. Sıradan bir Antakya gecesiydi, portakal ağaçlı avluya açılan…

PEACE

Antakya Günlükleri (1)

 

ANTAKYA GÜNLÜKLERİ;Naz etmez bir tohum gibi hissediyorum bugünlerde. Bırakıversem kendimi, hemen şimdi burada, bu topraklarda filizlenebilirim. Bir hafta oldu geleli, on oniki kişilik bir arkadaş çevrem var, haberleşip buluştuğum. Onun haricinde de ahbaplar var tabii, karşılaşılınca hoş beş edilen. Antakya öyle bir yer sanırım, bir güzel insanla tanıştın mı, küçük küçük halkalarla bağlanıveriyorsun birçok güzel insana…Barbara’ya gittik bugün. Haftada bir gün toplanıp müzik yapıyorlarmış. Farklı dillerden ilahileri çok sesli okuyorlar. Kapısı herkese, her zaman açık olan bir müzik odası ve her dilden barış yazıları duvarlarda. Arjantin’den bir misafiri var Barbara’nın. Bir de Luis gelince bu akşamki ilahileri İspanyolca, Katalanca ve Latince seçtik. Soprano oldum ben de…

Buraya Gelirken, hava Kararmış, Aslı’yla, daracık, eski Antakya sokaklarından yürüyoruz, bir motorlu, kapısının önündeki kadına soruyor; “Aziz Luka Evi bu sokakta mı?” bilmiyorum diye yanıtlarken teyze atılıyorum, “Hayır, yanlış gelmişsiniz. Bir alt paraleline geçin bu sokağın aşağıya döndüğünüzde sağdan ikinci kapı olsa gerek”

barbaranın avlusu