Sınırlarım Kalktı Benim!

( Bu yazım ilk olarak,  sevgili Alper’in (Tolga Akkuş) tatlı zoruyla 22.02.2014 tarihinde Yeşil Gazete’de yayınlanmıştır. )

Sınırlarım kalktı benim. Öyle güzel, öyle kendiliğinden oldu ki. Örneğin Beyrutta tanıştığım Rima’yla, İstanbul’dan Fas’a uçtuk biz. Arjantin’den gelen Ekvador’lu Margarita’yı da alıp Sahara çölünde dans ettik. Bir gece yarısı, kum tepesinin zirvesine tırmanıp el ele tutuşup yıldızları seyrettik ve aşka dair bir dilek tuttuk biz…  İzmir’li Gül, Beyrut’lu Rima, Ekvador’lu Margarita, Fas’lı Said ve ben… Sınırlarım kalktı benim. Öyle güzel, öyle kendiliğinden oldu ki…

çöl

 

Sakarya’nın küçük bir köyünde doğdum. Yaşadığım çevrede, kimselerde seyahat alışkanlığı olmadığından, uzun yıllar, başka diyarlara gidebilmenin tek yolunun Almanya’ya çalışmaya ya da Mekke’ye hacca gitmek olduğunu sandım.

 

İlk, tek başıma yolculuğum, -annemin tüm itirazına rağmen- 16 yaşındayken Dokuz Eylül Üniversitesinde  okumak üzere İzmir’e yaptığım yolculuktu.O dönemler, yurt dışına başka sebeplerle de çıkılabildiğini öğrendim ama benim için seyahat hala şehirli ve zengin insanların yapabileceği bir şeydi.  Okul bittikten sonra, bana öğretilen “sanal mecburiyetler” sebebiyle, en sevmediğim bütün işleri yaptım; bankacılık, finans, muhasebe.

 

Buket Uzuner’in kitabından, interrail diye bir şey olduğunu duyduktan tam on yıl sonra, çalıştığım şirketin tarihindeki en uzun yıllık izni kopartıp, bir interrail bileti ile 5 ülkeyi gezdim ve işte böylece kaptım gezginlik virüsünü. Sonrası, her bir resmi tatil, hafta sonu tatili ve yıllık izinlerde uçak, tren bileti kovalamak ve yeni yerler keşfetmekle geçti. Herhangi bir tura katılmaksızın, kendi planladığım gezilerle şu ana kadar 19 ülkeyi ve Anadolu’nun pek çok ilini gezdim. Misafirperverlik ağları sayesinde birçok gezginle tanıştım ve birçoğunu da evimde ağırladım.

 

İnanmadığım işlerde çalışmak ve sadece kısıtlı zamanlarda seyahat edebilme özgürlüğümün olması öyle canıma tak etti ki, bundan tam bir yıl önce, hiçbir birikimim olmaksızın işimden ayrıldım. Uzun zamandır hayalini kurduğumuz yolculuk için, küçük bir fon bulup, bir arkadaşımla yola çıktık. Bana bu yolculuğun amacını sorduklarında bildiğim bir tek şey vardı; yalnızca bir kişiye bile, seyahat edebilmenin mümkün olduğunu gösterip, yola çıkma cesaretini verebilirsem benim için değerdi.

 

Eşe dosta haber uçuruldu, arkadaşlar, arkadaşların arkadaşları, onların da kuzenleri, teyzeleri, asker arkadaşları, anneleri derken, armağan ekonomisinin kralını yaşadığımız ve her bir anına şükrettiğimiz yolculuğumuz başladı.  Bohçamda Anadolu ismini verdiğimiz bu yolculukta, üç ay boyunca Anadolu’daki köyleri dolaşıp, misafir olduğumuz köyün hikayelerini dinledik. Kendi yol hikayelerimizi hem büyüklerle hem de küçüklerle paylaşıp, çocuklarla çeşitli etkinlikler yaptık ve her köydeki etkinlik sonrası, çocukların yazdığı mektupları, bir sonraki köyün çocuklarına taşıdık.

öocuk küpler

İşte bu yolculuğun duraklarından birinde düştü yolumuz Siirt’in Bağgöze köyüne. Bir yakını telefon edip Mevlide ablaya, sadece, “bir misafirimiz var ilgilenir misin?” dedi. Dünyanın en güzel gülümsemesiyle karşıladı bizi Mevlide abla. Aynı dilde (!) hiç konuşamadık ama o güldükçe evimiz oldu evi. Hatice, yüksekokulu yeni bitirmiş kızı, tercümanımız ve can yoldaşımız oldu o bir hafta boyunca ve bir gün, son sınıftaki kuzeni Evin’le karşımıza geçip; “Burcu Abla, Hülya Abla biliyor musunuz? Küçüklüğümüzden beri en büyük hayalimiz, sadece ikimiz yola çıkıp Türkiyeyi gezmekti. Şimdi sizi gördük ya, biz de yapabiliriz…” dedi.

Bugünlerde, yeni bir seyahat düşlüyorum. Judith Liberman’ın atölyelerinde duyduğum ve yaşayarak öğrendiğim bir şey var; “Hikayelerin gücü!“. “Dünyanın duyduğu hikayeleri değiştirebilirsek, dünyayı da değiştirebiliriz” der sevgili Judith. İşte ben de, baharla birlikte yeniden yola çıkıp yine Anadolu’yu gezmek ve farklı şehirlerdeki Çocuk Hastanelerini ve Sevgi Evlerini ziyaret etmek, çocuklara masallar, hikayeler ama en çok da yol hikayeleri anlatmak istiyorum. Rotayı belirleme eşe dosta haber salma aşamasındayım henüz, belki yakında karşılaşır yollarımız…

Malta’dan Anadolu’ya, Japonya’dan Ekvador’a

Gezginler bilir, bir kez kaptıysanız o virüsü şayet, birçok yol fırsatı tesadüfen(!) önünüze çıkar ve mucizeler de olur. 2009 yılında, ilk işsizliğim(!)de, Malta’da yaşayan arkadaşım Soner’den bir telefon almıştım. “Hülya tam senlik bir seyahat yapıyoruz, haydi hazırlan!”

toni

Malta’da bir grup amatör bisikletçi, her yıl gönüllü bir organizasyon yapıyorlar. Aylar süren yoğun antremanlardan sonra, her yıl farklı bir ülkede/ülkelerde yaklaşık 2.000. kilometre yol yapıyorlar.Lifecycle challenge adı verilen bu etkinlik sonrası toplanan bağışlar, böbrek hastaları yararına kullanılıyor. İşte bu ekibin 2009 yılındaki rotası İstanbul’dan Şam’a idi ve ben de Soner sayesinde hiç tanıdığım 18 bisikletçi ve 17 destek ekibi üyesiyle ülkeyi baştan başa geçip, elden geldiğince ekibe destek olmaya çalışmıştım.Yolculuğun sonunda tam bir aile olmuştuk, bu hiç gitmediğim ülkenin hiç tanımadığım insanlarıyla. İşte, bu yıl sonbaharda aynı ekip bu kez de Japonya’ya gitmeye hazırlanıyor. İhtiyaç duyarlarsa şayet,  bendeniz de yeniden kendileriyle olmaya ve destek sunmaya niyet ediyorum.

Ne diyordum, mucizeler… Hani o, Sahra çölündeki kum tepesinde el ele tutuşulup tutulan dilek var ya… Geçenler’de Margarita’dan aldık haberini. Dileğimiz kabul olmuş ve sevgili Margarita Temmuz ayında evleniyormuş. Yeni bir mucize olur da Ekvador’a uçmanın bir yolunu bulabilirsem, Temmuzda gidip orada olmak, ve düğünde Beyrutlu Rima, Ekvador’lu Margarita ve İsviçreli müstakbel damatla halay çekmek, düğün sonrası gelin ve damatın arkadaşlarıyla yağmur ormanlarında kamp yapmak  istiyorum… Sınırlarım kalktı benim. Öyle güzel, öyle kendiliğinden oldu ki…

 

Reklamlar

Bana bir Masal anlat abla, içinde denizle balıklar, yağmurla kar olsun, güneşle ay

Sevgili Alper’in (Tolga Akkuş) 08.02.2014 tarihinde Yeşil Gazete’de yayınlanan yazısı ;

İşte Hülya, kendinden geçmiş bir şekilde masal anlatıyor. Kimbilir nerde, kimbilir kimlere. Önemli mi, elbette değil. Bu fotoğrafı paylaştıktan sonra altına yazdığım şekil düşünüyorum hala, “Hülya aslında masal olmuş, kendini anlatıyor.”

alper1

Bir mucize kabilinden tanıştığım Hülya’ya, Burcu’ya, Emre’ye, onların yaptıklarına baktığımda aklımaDerviş Zaim‘in çok sevdiğim filmi (her filmini severim, ayrı) Filler ve Çimen‘in final sahnesi tersinden bir kurguyla geliyor. O filmde devletin düştüğü çirkef hale kendi gözleri ile şahit olan komiser telefonunu açıp rastgele numaraları çeviriyor ve her denk geldiğine, “Bu ülkede çok kötü şeyler oluyor, lütfen bir şeyler yapın, bunu herkesle paylaşın” diyordu ya benim de içimden telefonumdan rastgele numaralar tuşlayıp her denk geldiğime HülyaBurcuEmregillerin yapıp ettiklerini ballandıra ballandıra anlatasım, “Bu ülkede, bu dünyada çok ama çok güzel şeyler de oluyor, lütfen siz de katılın, bunu herkesle paylaşın” diyesim geliyor.

Ama aklımdaki soru işaretleri, yüreğimde “acaba, nasıl ama, olur mu ki?” tereddütleri de durduğu yerde duruyor.

Gelin ben size Hülya‘nın, Burcu‘nun, Emre‘nin ne yaptıklarını, dünyayı ne güzel bir hale çevirmek istediklerini kısaca bir anlatayım o esnada da tereddütlerimi imleyeyim.

Para ile işimiz yok diyor onlar, ihtiyacımız olanından gayrı. İhtiyacımız olanı da gün günden azaltma çabasındayız diye ekliyorlar. Eskiden para mı vardı iddiasındalar.

Paylaşmak” diyorlar da başka bir şey demiyorlar. Neyi mi? Nazım ustanın dediğinin hemen hemen aynısını, “Yarin yanağından gayrı her şeyi

Gönüllü bir paylaşım ama onların bahsettikleri, bir sistem kurulsun herkese eşit üleştirsin, gık diyenin tepesine çöksün değil hayal ettikleri.

Misal Hülya, masalları paylaşalım diyor. Gidip bu konuda Judith’den masal anlatma dersleri alıyor. Judith’in masal atölyelerine katılan başkaları ile kadim çağlardan insanlığa miras olmuş bir geleneği gün yüzüne çıkartıyor. Storyteller diyor buna İngilizce konuşanlar, Dengbej demekte Kürtçe kelam edenler,  Masal anlatıcılığı diyor Türkçe söz söyleyenler.

alper2

Siz de Hülya gibi Masal anlatıcısı olmak isterseniz Judith’in Masalhane‘deki masal anlatma atölyelerine katılabilirsiniz.

Nazım Hikmet Kültür Merkezi‘nin anlatılmaz yaşanır çay bahçesinde heyecanlı heyecanlı anlatıyor bana atölyeyi, Judith’i, masal anlatma işçiliğini. “Tamam da Hülya” diyorum ben de en şeytan avukatı kuşkularımla, “Bu devran nasıl dönecek? Sen işinden ayrıldın, “parasız gönlümce yaşayacağım” dedin. Şu an hayatının en mutlu, umutlu günlerini yaşamaktasın, eyvallah, tamam da, bu hep böyle nasıl sürecek. Senin çalışman, “para kazanman”, hayatını sürdürmek için yapmak istemediğin işlerde zaman öldürmen eninde sonunda gerekmeyecek mi?”

Yüzü bulutlanıyor Hülya’nın. Aynı kuşkuların kendisinde de olduğunu söylüyor. Ama şu an istediklerimi yapıyorum, hayatımı, kelimenin tam manası ile “hayatımı yaşıyorum” diyor ve ekliyor, “Benim için önemli olan da bu”

Sonra Burcu, afilli akademik geçmişine, önüne serilmiş “gelecek”! fırsatlarına bakmadan kalkıyor Ege’de bir köye yerleşiyor.

alper3

Yetmiyor Anadolu Jam‘den yoldaşı Hülya’yı da takıp koluna Anadolu’yu köy köy geziyor. Uğradıkları her köyde çocuklara masallar anlatıyor. Onlardan o köye özgü oyunları öğreniyor sonra gidip diğer köydeki çocuklara öğretiyor. Her köyde çocuklara diğer köydeki arkadaşları için mektuplar yazdırıyor. Mersin Arslanköy’den başladıkları “Bohçamda Anadolu seyyahlığını şimdilik kaydı ile Kars köylerinde sonlandırıyor.

Burcu bunları yapıp ederken, sonra internette yazarken, benim gibi dostları arkadaşları ile paylaşırken gözleri mutluluktan ve umuttan o denli çakmak çakmak parlıyor ki ona diyemiyorum bile, “İyi de Burcu bu işin sonu neye varacak” diye. Bugün, yarın tamam ama ertesi gün de bu devranı döndürmeyi başarabilecek misiniz diye.

Derken Emre giriyor sahneye. Emre, Hülya ile Burcu’nun arkadaşı. Arkadaşımın arkadaşı benim de arkadaşım pisagor teorimi vesilesi ile hoşbeş ediyoruz kendisi ile. Daha yüzyüze iki lafın belini kırmış değiliz, gereği de yok zaten. Kalp kalbe karşı durumlar yaşamaktayız yüreğimizin bizi götürmek istediği yolları bizimle beraber arşınlamaya teşne yoldaşlarımız ile.

alper4

Emre de işinden ayrılıyor, ben gezmeyi, seyahat etmeyi, otostop çekip, hayatın bana sunduğu ile yetinip gönlümce yaşamayı isterim diyor ve iki yıla yakın zamandır da bu şekilde yaşıyor. Kıt kanaat denir ya, işte o da kıt kanaat geçiniyor. Ama Emre kıt’ın da kanaat’in de anlamlarını endüstri devrimi öncesi zamanlara taşıyor. Kıt, yetersiz demek değil onun indinde, Kanaat’ı, gönül böyle olsun istemezdi ama elden ne gelir manasında kullanmıyor. Ekolojistlerin Ekonomistlere söyleyegeldiği durumu yaşayarak deneyimliyor. Dünyanın kaynakları sınırlı ise ben de kendi sınırım kadar kullanırım, ne kadar az ihtiyacım var ise o kadar mutlu, o kada huzurlu, o kadar gönlümce yaşarım diye iddia ediyor.

Bu da yetmiyor arkadaşlarına bir çağrıda bulunuyor Emre, beni biliyorsunuz diyerek ekliyor, “Benim bu yaşantıma sponsor olmak ister misiniz? Gönlünüzden ne koparsa bu çorbaya katık eder misiniz?”

Tabi ben bu talebi görünce irkiliyorum bir, kimseye muhtaç olmadan “kendi ayaklarının üzerinde” durabilmenin fazileti ile yetiştirilmişim ömrüm boyu. Ezberimi bozuyor Emre’nin talebi. “Nasıl yani?” diyorum içimden, “Ben şimdi bu ademe her ay ya da ne zaman istersem o zaman para göndereceğim, beyimiz de vur patlasın çal oynasın yaşayıp gidecek öyle mi? İyiymiş valla”

Daha sonra bu talep üstüne daha derin düşünüyorum. Emre’nin yerine koyuyorum kendimi. Ne zor iş aslında onun bu kalkıştığı. Ben öldür allah kimseden böyle bir şey isteyemem. “”İstemek ya da isteyememek… işte bütün mesele bu” dese sanki daha punduna getirecekti meseleyiShakespeare abi.

Ardına düşüncemi geliştiriyorum, hadi tamam istedim ya sonra. Bana insanlar para verdikten sonra nasıl olacak? Ben zaten manyağın önde gideniyim, “Bana para da veriyorlar bak, bunu hakketmem lazım” diye iki aya kalmadan sıyırmaz mıyım, sıyırırım. Emre’nin bu kalkıştığı ne zor, ne meşakkat bir iş aslında duygusu çörekleniyor omzuma.

Bu 3 insan hayatın bir lütfu kabilinden benim hayatıma tesadüf edenler. Kimbilir daha kaç insan, kaç oluşum, kaç topluluk var hem dünyayı hem hayatı hem de kainatı tamir etmek, onarmak isteyen.

Yeni Türkü ile başladık (ne güzel bir grup ismidir bu da, isim ile bile masal anlatılabildiğinin en sade kanıtı) onlarla bitirelim. “Baba” kısımlarını “Abla” diye ünleyerek ama. Hülya bize masal olmuş kendini anlatıyor varsayarak…

*Sulhi Dölek abime, saygıyla

#anavarrza